Bataklıktan Yükselen Sedat
Kategori: İş Dünyası ve Kariyer
Notice: Trying to access array offset on value of type null in /home/tayfuntaskin.com.tr/public_html/blogdetay.php on line 282
01 Ocak 1970

Bataklıktan Yükselen Sedat
Bir takipçime ait blog yazısıdır.
Ben Sedat. Yıllardır aynı şirkette, aynı masada, aynı gri ışıkla uyanıyorum. Sabahları ofise girdiğimde, camdan sızan soluk güneş ışığı masamın üzerindeki kahve lekeli dosyaları aydınlatıyor. On yıldır buradayım. On yıl! Her projeyi ilmek ilmek işledim, her dosyayı özenle tamamladım, her toplantıda elimden gelenin fazlasını yaptım. Burası benim ailemdi, patronum bana değer verirdi, işim benim için anlamlıydı. Ya da ben öyle sanıyordum. Ta ki Aynur gelene kadar.
Aynur, birkaç ay önce işe başladı. Yeni personel. Öyle çok havalı biri değil, yanlış anlamayın. Ne parlak sunumlar hazırlıyor, ne de toplantılarda göz kamaştırıyor. Konuşması bile düzgün değil; “Falan filan şey işte, hani öyle bi durum var ya,” diye geveliyor sürekli. Kelime dağarcığı o kadar sınırlı ki, bir cümleyi tamamlasın diye içimden dua ediyorum bazen. Kurumsallık desen, hak getire. E-postalarına “selamlar” diye başlıyor, “teşekkürler ya” diye bitiriyor. Ama işin garibi, Aynur’un tüm bu eksikliklerine rağmen bir şekilde işlerini “yapıyor”. Daha doğrusu, yapay zekaya prompt yazıp ruhsuz, gıdasız metinler üretiyor. Patronun gözünde bu “yenilikçi” bir şey herhalde. Ben mi? Ben hâlâ eski usul, her satırı tek tek yazıyorum, her raporu ter dökerek hazırlıyorum.
Bir gün öğle arasında, tesadüf eseri Aynur’un maaş bordrosunu gördüm. Masada unutmuştu. Rakamı gördüğümde elimdeki kahve bardağı titredi, boğazıma bir yumru oturdu. Benden fazla kazanıyordu. Hem de çok fazla! On yıldır burada emek veren, gece yarılarına kadar çalışan, her detayı ince ince düşünen ben, Sedat, bu “falan filan” kızın gerisinde kalmıştım. Üstelik bu kararı patronum vermişti. Hani şu “ailem” dediğim adam.
O an bir bataklığa düştüğümü hissettim. Etrafıma baktım; ofisteki herkes bir şekilde bu bataklıktan çıkmaya çalışıyordu sanki. Ama Aynur, benim omzuma basmış, kafasını dışarı çıkarmıştı bile. “Falan filan, iş bitti işte,” der gibi sırıtıyordu. Ben ise aşağıda, çamura batmış, nefes alamıyordum. Adaletsizlik miydi bu? Benim için evet. Ama Aynur için? O sadece “hak ettiğini” düşünüyordu herhalde. “Patron bana bu parayı verdiyse, değerim buymuş,” diye geçiriyordur içinden. Patron içinse mesele daha basit: “Aynur işini yapıyor, Sedat da yapıyor, ne fark eder?”
Günlerce içimde bir savaş verdim. Sabahları ofise gidip o masaya oturmak zulüm gibi gelmeye başladı. Aynur’un odadan odaya koşarken “Hani şu şey vardı ya, neyse hallederiz,” diye gevelemesini duydukça sinirlerim gerildi. Onun o vurdumduymaz haline bakıp kendimi sorguladım: “Ben niye bu kadar yırtınıyorum ki? Yıllardır buraya kendimi adadım, ama ne için?” Bir yandan da patronuma kızıyordum. Bana değer verdiğini sanmıştım. Toplantılarda “Sedat işini bilir,” derken gözlerindeki o güveni görmüştüm. Ama şimdi? O güvenin yerini Aynur’un “falan filan” dünyası almıştı.
Bir akşam eve dönerken durdum. Sokak lambasının altında, soğuk bir mart gecesinde kendime sordum: “Bu adaletsizlik değil de nedir?” Ama sonra fark ettim ki, bu soruyu sadece ben soruyordum. Ofisteki diğerleri –mesai arkadaşlarım, patronum, hatta Aynur– halinden memnundu. Adaletsizlik kelimesi onların aklına bile gelmiyordu. Onlar için her şey normaldi. Bataklığın kokusunu o kadar kanıksamışlardı ki, artık hissetmiyorlardı. Ben ise zavallı bir aptal gibi, vicdanlarına dokunacak bir etki yaratamadan debeleniyordum. “Hey, uyanın!” diye bağırmak istiyordum. “Bu adil değil!” Ama kime, neye? Çoğunluk mutluysa, benim adalet çığlıklarım sadece boş bir yankıdan ibaretti.
Sonra bir sabah aynaya baktım. Yüzümde yorgunluk, gözlerimde hayal kırıklığı. “Hey Sedat,” dedim, “sen değerlisin.” Ama bu bataklıkta değersizdim. O an karar verdim. Masama gittim, çekmecemden birkaç kişisel eşyamı topladım –bir kalem, eski bir not defteri, kahve fincanım– ve istifamı yazdım. “Sayın Müdürüm,” dedim kâğıda, “on yıldır buradayım, ama artık yollarımız ayrılıyor.” Basit, net, Sedat usulü. Mektubu masaya bıraktım ve kapıdan çıktım.
Dışarıda hava soğuktu, ama içimde bir ferahlık vardı. O bataklığı sırtımda taşımak zorunda değildim. Çıkar, yıkanır, aklanır, paklanırdım. Tertemiz yoluma devam ederdim. Geride kalanlar mı? Aynur hâlâ “falan filan” diyerek ortalıkta dolaşsın, patron bataklığının efendisi olmaya devam etsin. Onlar o bataklığa sahip olsunlar, ben değil.
Adaletsiz bir toplumda adalet aramak yerine, adaletli bir topluma gitmeye karar verdim. Şirketlerdeki bu maaş eşitsizlikleri, bu garip oyunlar hep var olacak. Ama adalet göreceli bir şeydir, değil mi? Kimse görmüyorsa, adaletin varlığını ya da yokluğunu sorgulamak bile anlamsız. Ben artık kendi saygımı yanıma aldım ve yürüyorum.
Size de aynısını öneririm, sevgili okurlarım. Bataklıktan çıkın, kendinize değer verin ve adaletle kalın. Çünkü bu dünyada, kendine saygından başka hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anladığın an, özgürsün.
Yorum Yap